Tarih
1942–1943 yılları arasında işgal altındaki Polonya’da faaliyet gösteren Treblinka, Nazi Almanyası’nın en ölümcül imha merkezlerinden biri olarak tarihe geçti.Aktion Reinhardt kapsamında kurulan ve kısa sürede yüz binlerce insanın sistematik biçimde öldürüldüğü Nazi imha kamplarından biridir.
Treblinka I, Kasım 1941'de Varşova Bölgesi SS ve Polis Lideri'nin yetkisi altında zorunlu çalışma kampı olarak kuruldu. Kamp, çakıl ocaklarında ve ormanda çalışma amacıyla Yahudi ve Polonyalı mahkumları barındırıyordu. Resmi olarak Aralık 1941 veya Haziran 1941'den itibaren geçici bir yapının üzerine kurularak kalıcı hale getirildi. Treblinka I, yaklaşık 20.000 mahkuma ev sahipliği yaptı ve yarısından fazlası açlık, hastalık veya infaz nedeniyle öldü.
Treblinka genellikle iki ayrı yapı üzerinden anılır: Treblinka I (zorla çalıştırma/ceza kampı) ve Treblinka II (asıl imha merkezi). “Treblinka” dendiğinde, tarih yazımında çoğunlukla Treblinka II kastedilir.
Treblinka, Varşova’nın kuzeydoğusunda, yoğun ormanlık alanlara yakın bir bölgede konumlandırıldı. Seçilen yer, demiryolu bağlantıları sayesinde sürgün trenlerinin kolayca yönlendirilebilmesine imkân tanıyordu.Nazi yönetimi için “uzakta, gizli, ulaşılabilir” bir nokta olması; kampın hızla büyütülmesi ve kitlesel sevkiyatların yürütülmesi açısından kritik görüldü.
Treblinka II, 1942 yılının ortalarında (Mayıs-Temmuz arası) inşaatı tamamlanarak 22 veya 23 Temmuz 1942'de faaliyete geçti. Kamp, doğrudan Yahudilerin gaz odalarında öldürülmesi için tasarlanmıştı. İlk komutanı Irmfried Eberl olan kamp, daha sonra Franz Stangl tarafından yönetildi.
İnşaat, Wannsee Konferansı'ndan (Ocak 1942) sonra hızlandı ve Himmler'in emirleriyle Globocnik tarafından organize edildi. Kamp, demiryolu hattına yakınlığı nedeniyle Varşova Gettosu'ndan gelen trenlerle dolu sevkiyatları kabul ediyordu.
Treblinka II, karbon monoksit gazı kullanılan gaz odalarıyla donatılmıştı ve Auschwitz'ten sonra en fazla Yahudi'nin öldürüldüğü ikinci kamp oldu (tahmini 700.000-925.000 kurban).
Treblinka’nın kuruluşu, Nazi Almanyası’nın işgal altındaki Polonya’da yürüttüğü ve Reinhard Heydrich'in anısına adanan Operation Reinhard'ın parçasıydı. Orijinal adı olarak Aktion Reinhardt kapsamında şekillendi. Bu operasyon, Generalgovernment bölgesindeki Yahudilerin gettolardan topluca sürülerek kısa süre içinde öldürülmesini hedefleyen bir imha ağı oluşturdu. Bu ağın başlıca merkezleri arasında Treblinka’nın yanı sıra Bełżec ve Sobibór da yer alıyordu. Treblinka II, kısa sürede yüksek "verimlilik" ile korkunç bir ölüm merkezi haline geldi.
Treblinka II, 1942–1943 yılları arasında faaliyet göstermiş bir imha kampıdır. Bu nedenle kampa getirilen insanların büyük çoğunluğu, kısa süre içinde ve kayıt tutulmadan öldürülmüştür. Aşağıdaki veriler, tarihçilerin tanıklıklar, demiryolu kayıtları ve savaş sonrası araştırmalara dayanarak ulaştığı yaklaşık dağılımları yansıtır.
Treblinka’nın temel işlevi, Yahudilerin sistematik olarak yok edilmesi olduğu için, kamp tarihsel olarak Holokost’un en “tek amaçlı” imha merkezlerinden biri kabul edilir.
Treblinka II’nin faaliyete geçtiği ve en yoğun ölümlerin yaşandığı yıldır. Özellikle Temmuz–Eylül 1942 arasında, Varşova Gettosu’nun tasfiyesiyle birlikte yüz binlerce insan kampa sevk edilmiştir.
Sevkiyatların azaldığı, ancak imhanın sürdüğü dönemdir. Ağustos 1943’te gerçekleşen Treblinka Ayaklanması sonrası kampın tasfiyesi süreci hızlanmıştır.
| Yıl | Baskın Kurban Grubu | Açıklama |
|---|---|---|
| 1942 | Yahudiler | En yoğun sevkiyat ve kitlesel imha dönemi |
| 1943 | Yahudiler (azalan sayı) | Ayaklanma, tasfiye ve kampın kapatılması |
Treblinka, kurbanlarının büyük bölümünün kimliği kayda geçmeden yok edildiği bir yer olduğu için, rakamsal dağılımlar hiçbir zaman kesin değildir. Bu belirsizlik, kampın insanlık tarihindeki en sistematik yok etme merkezlerinden biri olarak anılmasının temel nedenlerinden biridir.
Treblinka II’nin tasarımı, kurbanların mümkün olduğunca hızlı biçimde kontrol altına alınmasına dayanıyordu. Kamp, dışarıdan bakıldığında bir “geçiş/yerleştirme” istasyonu izlenimi verecek şekilde kurgulandı. Tarihçiler, bu düzenin temel amacının kalabalıkları panikletmeden yönlendirmek ve direniş ihtimalini azaltmak olduğunu belirtir.
Bu yapı, kurbanların kampın gerçek amacını geç fark etmesine neden olan sistematik bir aldatma düzeniyle birleşti. Hayatta kalanların tanıklıkları ve savaş sonrası araştırmalar, Treblinka’nın “hız” ve “gizlilik” esaslı bir imha merkezine dönüştürüldüğünü göstermektedir.
Treblinka’ya sevk edilen insanların büyük çoğunluğu, varıştan kısa süre sonra öldürüldü. Kampın kapasitesi ve düzeni, kalabalık tren sevkiyatlarını art arda kabul edebilecek şekilde planlanmıştı. Bu nedenle Treblinka, kısa bir zaman aralığında çok yüksek sayıda ölüme yol açan merkezlerden biri olarak öne çıkar.
Burada vurgulanması gereken nokta, bu sonucun “kendiliğinden” değil; ulaşım planlamasından kamp yönetimine kadar uzanan çok katmanlı bir idari ve askeri mekanizma ile mümkün olduğudur. Treblinka, Nazi imha siyasetinin somutlaştığı yerlerden biri olarak, Holokost tarihinin en karanlık düğüm noktalarından kabul edilir.
Treblinka II, doğrudan imha amacıyla işletilse de, kamp içinde sınırlı sayıda insan zorla çalıştırıldı. Bu gruplar; eşyaların ayrıştırılması, lojistik işler ve kamp içi düzenin sürdürülmesi gibi görevlerde kullanıldı. Bu insanların çok azı hayatta kaldı; ancak hayatta kalan tanıklar, savaş sonrası dönemde Treblinka’nın anlaşılmasında belirleyici oldu.
Tanıklıklar, Treblinka’daki düzenin “süreç odaklı” kurulduğunu; insanların kimliklerinden, aile bağlarından ve kişisel eşyalarından sistematik biçimde koparıldığını ortaya koyar. Bu, imhanın yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda insani ve sosyal bir yıkım olduğunu da gösterir.
1943 yazında Treblinka’da bir mahkûm ayaklanması gerçekleşti. Ayaklanma, ağır koşullara ve toplu ölümlere rağmen örgütlenmenin mümkün olabildiğini gösteren tarihsel bir örnektir. Plan; silah ve ekipman ele geçirip kampın bir bölümünü ateşe vermek, kaçış için bir fırsat yaratmak üzerine kuruluydu.
Ayaklanma sırasında bazı mahkûmlar kaçmayı başardı; çoğu yakalandı veya öldürüldü. Buna rağmen olay, Treblinka’nın yalnızca “kurbanların götürüldüğü bir yer” değil; aynı zamanda son derece sınırlı koşullarda bile direniş iradesinin ortaya çıkabildiği bir mekân olduğunu hatırlatır.
Treblinka, doğrudan imha amacıyla işletildiğinden, kampa getirilen insanların büyük çoğunluğu kimlikleri kayda geçmeden öldürülmüştür. Buna rağmen bazı kişiler, tanıklıklar ve tarihsel belgeler sayesinde isimleriyle bilinmektedir.
Tarihçiler, Treblinka’nın “ünlü isimlerden çok, isimsiz kitlelerin yok edildiği” bir yer olduğunu vurgular. Bu durum, kampın Holokost tarihindeki yerini daha da sarsıcı kılar.
Treblinka II, 1943 sonlarına doğru aşamalı olarak tasfiye edildi. Nazi yönetimi, kampın varlığına dair kanıtları azaltmak amacıyla yapıların sökülmesi, alanın “normalleştirilmesi” ve izlerin gizlenmesi gibi yöntemlere başvurdu.Bu “iz silme” çabaları, savaş sonrası adli ve tarihsel araştırmaların önemini daha da artırdı.
Savaştan sonra Treblinka alanı, Holokost’un anılması ve belgelenmesi açısından güçlü bir sembole dönüştü. Bugün bölgede bir anıt/hatıra alanı bulunur. Ziyaretçiler için burası, yalnızca bir tarih mekânı değil; modern çağda devlet gücü, propaganda ve bürokrasinin insanlık suçlarına nasıl dönüştürülebileceğine dair somut bir uyarıdır.
20 Aralık 1945'te Varşıva'da Yargıç Antoni Krytowski tarafından görü tanığı olarak ifadesi alınan 6 haziran 1921 doğumlu Jan Sulkowski, Treblinka Toplamı Kampı tecrübesini anlattı.
"19 Mayıs 1942'de Almanlar tarafından Treblinka'daki zorunlu çalışma kampına hapsedildim. Almanya'daki zorunlu çalışma yerlerinden iki kez kaçtığım ve genel olarak çalışmaktan kaçındığım için tutuklanmıştım. Treblinka'ya vardığımda, orada zaten bir kamp vardı; yaklaşık 2.000-3.000 kişi kapasiteliydi, mahkumların çoğu Alman Yahudileri ve bazı Polonyalılardı. Bana eski kamptan yaklaşık bir kilometre uzakta kışla inşa etme görevi verildi. Bu kışlalar ormanda yer alıyordu ve sözde Kamp 2 için kullanılıyordu.
İnşaat alanında birlikte çalıştığım kişiler Ludwik Krzyżanowski ve Jan Lejbowicz'di. Biz üçümüz dışında, birkaç ya da bir düzine kadar başka Polonyalı da kışlaları inşa ediyordu, ama isimlerini bilmiyorum ve o zamandan beri hiçbirini görmedim... Bana öyle geliyor ki, Treblinka'dan Temmuz 1942'de serbest bırakıldım.
Treblinka Kamp II'ye Yahudileri getirmeye, benim Treblinka'ya varışımın iki veya üç gün sonrasında başladılar. İlk nakil yaklaşık 800 kişiden oluşuyordu. Aynı gün başka bir nakil daha geldi... Yahudileri boşaltmak için özel bir demiryolu platformu inşa edildi. Kışlalar için kullanılacak yapı malzemeleri zaten hazırlanmıştı ve hızlı ilerliyorduk, çünkü işimiz önceden bitirilmiş ve birbirine uydurulmuş tahtaları – kışla bileşenlerini – monte etmekti; dolayısıyla bir kışlayı inşa etmek en fazla iki veya üç gün sürüyordu.
Yaklaşık bir hafta kışla inşasında çalıştım, ardından gaz odası inşa etmeye atandım. Temellerinden itibaren inşasında yer aldım. Başlangıçta, inşa ettiğimiz binanın amacını bilmiyordum. İşimizi denetleyen SS adamları bize bunun bir banyo olacağını söylüyorlardı ve ancak inşaatın son aşamasında bunun bir gaz odası olduğunu anladım.
Bunu, kalın sacdan yapılmış, kauçuk contalı, vidalı, kilitli ve demir çerçeveye sabitlenmiş özel bir kapının varlığı ve binanın bölmelerinden birinde, çatıda kalan bölümlere demir borularla bağlı bir tür motorun bulunması gösteriyordu. Gaz odasını döşemek için Berlin'den bir uzman çağrılmıştı; bana daha önce başka bir yerde böyle bir oda inşa ettiğini söyledi ama bunun gaz odası olduğunu söylemedi ve nerede inşa ettiğini de belirtmedi.
Gaz odasının duvarları ve zemini terakota karolarla kaplıydı; zemin bir tarafa doğru eğimliydi. Gaz odası inşaatı yaklaşık beş hafta sürdü ve tamamlandığında Almanlar hemen Yahudileri seri olarak öldürmeye başladılar.
Bir keresinde Almanların on bir hahamı nasıl öldürdüğünü gördüm; onlara Sukot bayramını kutlamalarını emretmişlerdi ve dua ederken ya da ritüel danslarını yaparken Almanlar üzerlerine ateş açarak hepsini öldürdü. Bu 'gösteri' sırasında bir fotoğrafçı vardı ve fotoğraflar çekiyordu.
Demiryolu hattının hemen yanında, ray döşeyen Yahudilerin çalıştığı yerde, Almanlar sözde 'ölüm beşiği' inşa etmişlerdi. Beşiğin ayakları küçük tahtalardan yapılmıştı ve kendisi üç veya dört metre yüksekliğindeydi. Almanlar ray döşeyenlerden kişileri seçer ve beşiğe tırmanmalarını emrederdi; eğer tırmanırken zirveye ulaşamazlarsa Almanlar üzerlerine ateş açardı. Eğer çevik bir Yahudi zirveye çıkmayı başarırsa, Almanlar ona ayakkabılarını çıkarmasını ve dik durarak onları başının üstünde tutmasını emrederdi; bu zor olurdu çünkü beşik sallanıyordu. Sonra Almanlar ateş eder, ayakkabıları hedef alıyor gibi yapar ama aslında Yahudi'yi vururlardı.
Temelde günde üç öğün yemek veriliyordu, ama pratikte sadece iki öğün vardı, çünkü genellikle akşam yemeği olmazdı. Kahvaltıda 100 gram kahvede pişirilmiş küflü yeşil ekmek veriliyordu; öğle yemeğinde aynı miktarda aynı ekmek ama bu sefer suda pişirilmiş olarak veriliyordu. Akşam yemeği olursa, Yahudilere yarım litre acı kahve veriliyordu ve başka da bir şey yoktu.
Bu koşullarda güçsüzlükten çalışamıyorlardı ama Almanlar ve kapolar bunu umursamıyor, sık sık 'tembel' olanları sopalarla öldürüyor ya da dayak sırası için gönderiyorlardı; bu dayaklar belirlenmiş bir sıranın üzerinde gerçekleşiyordu. Kişi karnının üstüne sıraya yatıyor, başı ve ayakları iki başka sıranın altına sıkıştırılıyordu. Almanlar veya Ukraynalılar sonra kol kalınlığında tahta çubuklarla ya da ham deriden yapılmış at kırbaçlarıyla – Almanların taş bağladığı – döverdi; ayrıca iç içe geçmiş elektrik kablolarından yapılmış at kırbaçları kullanıyorlardı. Yahudiler genellikle 25 darbe alıyordu – çıplak dövülüyorlardı – ama kişi bağırır ve kendini tutanlardan kurtulmaya çalışırsa darbe sayısı 50'ye çıkarılıyordu. Dayak sırasında Yahudilerin kalçalarında korkunç yaralar açılıyor, sık sık kemikleri eziliyordu, özellikle omurgaları. Genellikle böyle bir dayaktan sonra bu insanlar yarı canlı halde çukura atılıyor, orada zaten bekleyen bir kapo onları bitiriyordu.
Seri infazlar gaz odaları çalışır hale gelince başladı. Odanın üç bölmesinden her biri 100 kişi alabiliyordu. Bazen bir günde üç veya dört Yahudi nakli geliyordu, her biri 2.000 kişilik ve o gün içindeki tüm Yahudiler odada zehirleniyordu. Oda ile özel bir çukur arasında – 70 metre uzunluğunda, 40 metre genişliğinde ve 5 veya 6 metre derinliğinde – el arabaları sürekli gidip gelerek gazla öldürülenlerin cesetlerini taşıyordu. Bu cesetler yakılmıyor, sadece çukura atılıyordu.
Komutan Lehçe'yi ana dili gibi konuşuyordu, bazı SS personeli de öyle ama Silezya lehçesi kullanıyorlardı. Ukraynalılar kampın çevresinde ve kampın karşısındaki nöbet kulübesinde nöbetçi olarak görevlendirilmişti; ayrıca iş denetimi, cezalandırma, Yahudileri dövme veya infaz için de kullanılıyorlardı. Kaçan mahkumları arayan ekiplerde de yer alıyorlardı."

Nazi Almanyası'nın en büyük toplama ve imha kampı olan, Polonya'daki Auschwitz kampının çarpıcı gerçekleri, açılışı, kamp komutanları, kurtulan esirlerle yapılan görüşmeler, bilinmeyen bilgiler ve kampta yaşanmış içler acısı, tüyler ürpertici olaylar.

Reinhard Tristan Eugen Heydrich 7 Mart 1904 yılında Halle an der Saale’de, besteci Richard Bruno Heydirch ve karısı Elisabeth Anna Maria Amalia Kranz’ın oğlu olarak dünyaya geldi. Richard Heydrich hayatı boyunca kemana büyük bir tutku ile bağlıydı.

Heinirich Luitpold Himmler, 7 Ekim 1900 yılında Münih'te, Bavaryalı orta sınıf bir ailenin oğlu olarak dünyaya geldi. Babası Joseph Gebhard Himmler prestijli okul Wittelsbacher Gymnasium'da hem ortaokul öğretmeni hem de müdürdü.
Bu web sitesi, deneyiminizi geliştirmek için çerezler kullanmaktadır. Bu web sitesini kullanmaya devam ederek çerez kullanımını kabul etmiş oluyorsunuz. Daha fazla bilgi için lütfen Gizlilik Politikamızı inceleyin.